Yazlık Sinemalar Kapalı Salonlara Karşı | Ecz. Nesrin Gültekin Arbak

Filmlerin gücü nereden gelir? Büyülü kelimesi neden sinemaya yakıştırılır?

‘Görme konuşmadan önce gelmiştir, çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.’ diye yazmış John Berger, Görme Biçimleri kitabında. Belki de görmenin önemini çok önceden kavramış olan Louis ve Auguste Lumiere kardeşler, sinematograf adını verdikleri ilk sinema makinesini yapıp 1895’de Fransa adına patent aldıklarından beri geçen zaman boyunca en hızlı gelişen sanat oldu sinema. Tarihte ilk film ‘Trenin la Ciotat Garına Gelişi’ 55 saniye sürmektedir. Lumiere Kardeşler’in perona giren treninden korkup salondan kaçışan seyirci çok değişti artık. Bizleri şaşırtmak, etkilemek kolay değil eskisi gibi.

Bir şey hiç değişmiyor sadece, sanat en ulvi görevini yani duygu aktarımını sinema yoluyla çok net ve kuvvetli yapabiliyor. Hatta öyle filmler var ki izledikten sonra bir psikoloji kitabı okumuş gibi hissedersiniz. Hüzün, korku, mutluluk, tüm bu duygular bize filmlerden geçip çok çeşitli çağrışımlar yaptırıyor.

Duygulardan bahsetmişken, yaz mevsimine giriyoruz. Her mahallede yazlık sinemaların kurulduğu, tüm mahallenin ailecek çoluk çocuk doluştuğu, aynı filmden herkesin farklı bir haz aldığı o mutlu dönemlere denk gelememiş olsam da, ne keyifli olabileceğini düşünmeden edemiyorum.

Ben iki kez açık hava sinemasına gidebildim. Biri lüks bir otelin terasındaydı, o eski tadı almak ne mümkün. Diğeri ise Ankara’da Cermodern’in geniş avlusuna kurulan dev perdeden aynı eski usulle sandalyelere kurularak nostalji yaptığımız gösterimdi. İşte o müthiş bir tat vermişti. Sanırım yazlık sinemalar, bizler talep yaratırsak, yavaş yavaş geri dönecek. Eskilere güzelleme yapmak istemiyorum ama bu konuda mecburum. Eskiden daha huzurlu ve mutlu, daha birlik olabilmiş bir halde oluşumuzu acaba böyle bir sanat aktivitesini ucuz, keyifli ve sınıfsız, topyekün hep beraber gerçekleştirerek, sinemanın büyüsünün aktardığı duygularla birlikte içimize işlemesine mi borçluyduk?

Şimdi sırtımızı ağrıtan sandalyeler yerine, içine gömüldüğümüz, hatta neredeyse yatarak oturabildiğimiz koltuklarda, önümüzdekinin kafası üzerinden değil, apartman yüksekliğindeki perdelerden, çekirdek çitleme sesleri eşliğinde değil ultra dijital ses sistemleriyle, önümüzdekinin, yanımızdakinin güldüğüne, ağladığına şahitlik etmeden üç boyutlu gözlüklerle izliyoruz filmleri. O da olmadı evlerimizde son teknolojiyle donatılmış salonlarda kendi başınayız. Bu kadar soyutlanacaksak diğer seyircilerden, herkesin hisleri birleşip bir duygu bulutu yaratmayacaksa salonda, hep beraber kaçmayacaksak o trenden,  artık film izleme eylemini sinemada bir topluluk eşliğinde yapmamızın ne anlamı kaldı?

Haydi hayal edelim; oturduğumuz yere çok yakın bir açık hava sineması açıldı. Yemyeşil bir bahçeye (kaldıysa böyle bir boş alan) kocaman bir perde koydular, sandalyeler hazır, daha önce izlemiş olsanız bile, size mutlu hissettirmiş bir film oynuyor.

Püfür püfür bir yaz havasında, çiçek kokularıyla, sevdiğiniz herkesi arayıp o akşamı paylaşmak, toplumdaki huzursuzluklardan, şiddetten, savaşlardan, kısır çekişmelerden uzak bir akşam geçirmek istiyorsunuz. Güzel olmaz mıydı?

Bir düşünelim bu ortama hangi filmler yakışır?

l Breakfast at Tiffany’s (1961)

l The Sound of Music (1965)

l Neşeli Günler (1978)

l Grease (1978)

l E.T. (1982)

l Green Card (1990)

l Forrest Gump (1994)

l Good Will Hunting (1997)

l As Good As It Gets (1997)

l Chocolat (2000)

l Amelie (Yine listemde J) (2001)

l Something’s Gotta Give (2003)

l 50 First Dates (2004)

l Little Miss Sunshine (2006)

l Hokkabaz (2006)

l The Pursuit of Happyness (2006)

l Up (2009)

l Entelköy Efeköy’e Karşı (2011)

l The Intouchables (2011)

l The Grand Budapest Hotel (2014)

Bence tekrar böyle ortamlar yaratmak bizim elimizde. Güzel filmleri açık havada izleyeceğiniz mutlu bir yaz diliyorum, sağlıkla ve sanatla kalın…

Ecz. Nesrin Gültekin Arbak

Comments are closed.