Müzik, Dans ve Sinema: Müzikaller | Ecz. Nesrin Gültekin

Müzikaller ya çok sevilirler ya da nefret edilirler; ortası yoktur. Sevmeyenler olay akışının şarkılara uydurulmasından, karakterlerin zorlama bir şekilde şarkı söylemeye başlamasından rahatsız olurlar. İlginçtir ki o renkli, ritimli, danslı, hareketli, apolitik ve gerçek dışı ütopik dünya ençok 1930-1960 arasında hem ekonomik buhran hem de dünya savaşından çıkmış, bunalmış Amerikan halkına ilaç gibi gelmiş, adeta bir sığınak olmuş ve ‘kaçış filmleri’ olarak da adlandırılmıştır. Bu büyük prodüksiyonlu, yüksek maliyetli işleri bir tek Hollywood kotarabilirdi tabii. Avrupa’da ve Türkiye’de de müzikaller çekilse de hiçbir zaman Hollywood kadar çok üretim ve geniş seyirci kitlesi olamamıştır. Fred Astaire, Ginger Rogers, Rita Hayworth ortalığı kasıp kavururken, MGM şirketi Judy Garland, Frank Sinatra gibi starlarla bu türü doruk noktasına taşımıştır. O dönem Amerika’sında yeni politik beklentiye uygun olarak birlik ruhu, iyimserlik, güven duygusu işlenmiş; bireycilik yerine toplum ruhu, uyum ve kollektif çalışma mesajları verilmiştir. Gangaster filmlerindeki birey yerine müzikallerde ortak başarı vardır. Kadın ve erkek müzikallerin sonunda toplumsal rollerini Kabul edip evlenirler ve sistemin onayladığı ve istediği çekirdek ailenin adımı mutlaka atılır.

Müzikal sinemanın klasikleri olarak filmlerin çekildiği 1950’lerden sonra Kore Savaşı ve soğuk savaş nedeniyle iyimserlik ve ütopyacılık yerini gerçekçiliğe bırakmış, seyircinin beklentisi giderek farklılaşmıştır. Yüksek yapım maliyetleri de film şirketlerini bu türden uzaklaşmaya itmiştir. 1960’lar ve sonrasında daha az ama bana kalırsa çok daha güzel müzikaller yapılmıştır. Örneğin 1961’de West Side Story ( BatıYakası’nınHikayesi), ki ilk kez bir müzikalde sınıfsal ve ırksal çatışmalara yer verilmiştir, 1964’de My Fair Lady (Benim Tatlı Meleğim), Mary Poppins, 1965’de The Sound of Music (Neşeli Günler), 1970’lerde Scorsese’nin New York New York’u, Milos Forman’ın Hair’i, 1982’de Coppola’nın One From the Heart’ı (Gönülden Biri) çekilmiş ve bu filmlerle müzikal türü suya sabuna dokunmayan formdan biraz uzaklaşıp farklı bir niteliğe bürünmüştür. Artık siyasal ve toplumsal sorunlar irdelenmekte, hayatın gerçekliğini yansıtan mutsuz sonlara daha çok yer verilmektedir.

2000’lere geldiğimizde de pek çoğumuzun hatırlayacağı, çok gişe yapan, başarılı müzikaller çekilmiştir. Moulin Rouge, Chicago, 8 Women, Mamma Mia, The Phantom of the Opera, Les Miserablesvetabii La La Land. Mamma Mia şimdilerde vizyona giren devam filmi ‘Mamma Mia! Here We Go Again ile tekrar gündemde. İlk filmin öncesini anlatıyor aslınd adevam filmi. Sophie’nin annesi Donna’nın geçmişini keşfediyoruz. Bu filmde de Abba şarkıları var, kimileri eski, kimileri yeni. Başta söylediğim müzikallerin sevilmeme nedenine gelirsek bu filmde durum daha farklı. Filmin son derece rahat ve gevşek yapısı şarkılara geçişi filmin içinde adeta kaybediyor ve bunu düşünmüyorsunuz bile. Konusunun temelinde yine aşkolmasına rağmen; marjinal, kalıplara başkaldıran, neşeli karakterleri, evlilik ve çocuk sahibi olma kavramına getirdiği özgürlükçü yaklaşımla diğer müzikallerden ayrılıyor. FilminYunanistan’dageçiyorolmasırastlantıdeğil, Yunan kültürüne ait olan komedyadan izler taşıyor. Toplumsal dayatmaları, sistemin kalıplaştırdığı evlilik ve aile kavramını, ebeveyn olma halini hicvediyor.

Sinemanın bu türünü sevmeseniz de Mamma Mia’yı seveceğinizi düşünüyorum. Belki de müzikallerle tanışma zamanımız gelmiştir bazılarımıziçin. Sevenlerse zaten merakla bekliyorlardır Mamma Mia! Here We Go’yu.

Yazın son aylarını sanat ve neşeyle geçirmeniz dileğiyle…

Ecz. Nesrin Gültekin

Vipharma Dergisi Temmuz-Ağustos 2018

Comments are closed.