Bağlanma Teorisi (Attachment Theory)

BAĞLANMA TEORİSİ (ATTACHMENT THEORY)

Neden Bağlanma Teorisi?

Bu yazının içeriği ne olmalı diye düşündüğümde aklıma ilk gelen konu psikoloji yüksek lisansım sırasında öğrendiğim ve keşke bu bilgiyi anne olduğum zaman öğrenme fırsatım olsaymış dediğim “Bağlanma Teorisi” oldu. Ve bu teori Eczanemde anne-bebek kategorisinde danışmanlık hizmeti süresince her anne ve anne adayını bilgilendirmeyi görev bildiğim hayati öneme sahip çok hassas bir konu. Koruyucu sağlık hizmeti de veren biz eczacıların bu konuyu gündemine alması ve koruyucu “RUH” sağlığı açısından değerlendirmesinin  son derece önemli olduğunu düşünmekteyim. Çok uzun olan bu konuyu özetlemeye çalışacağım.

Bağlanma Nedir?

Bağlanma, çocuk ile bakım veren kişi (anne-baba ya da birincil bakıcı) arasında kurulan duygusal bir bağdır. Bağlanma kuramına göre anne dışındaki kişilerde birincil bağlanma figürü olabilirler. Yani bağlanmanın olması için çocuğa temel bakım veren kişinin anne olması gerekmez.

Bağlanma Teorisi, annelerin ya da birincil bakıcıların ilk 1-2 yıl içinde çocukları ile kurdukları bağın niteliğinin ömür boyu çocukları psikolojik, zihinsel ve sosyo-duygusal açıdan etkilediğini açıklayan bir teoridir. Bu teoriye göre bağlanma, çocukların tüm yaşamları boyunca kendileri ve çevreleri ile kurdukları ilişkilerin alt yapısını oluşturur. İlk temel ilişkide ortaya çıkan yetersizlikler ya da meydana gelen aksamalar bağlanmayı olumsuz yönde etkiler ve maalesef çocukluk, ergenlik döneminde ortaya çıkan birçok psikopatolojinin kaynağı bebeğin birincil bakıcısı ile olan ilişkisinin niteliği ile yakından ilgilidir.

Bağlanma Teorisi nasıl ortaya çıktı?

Teorinin temeli ebeveynlerinden ayrılan çocukların çektiği yoğun sıkıntıyı anlamaya çalışan İngiliz psikanalist John Bowlby (1907-1990) tarafından atılmıştır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 1950 yılında Bowlby’yi Londra’da yaşayan evsiz çocukların ruh sağlığı üzerine bir bildiri sunmak üzere çağırmıştı. Çünkü Bowlby 1944 de “Kırk dört çocuk hırsız : Kişilikleri ve yaşamları” başlıklı makalesini yayınlamıştı. Bowlby çalışmasında çocuk ve ergen hırsızların yaşamlarını incelerken bebeklik ve erken çocukluk dönemlerinde annelerinden uzun süre ayrı kaldıklarını gözlemlemişti. Bowlby’nin bu çalışması sonucunda yayınlanan Dünya Sağlık Örgütü (WHO) raporu yaşamın ilk üç yılında anne yoksunluğunun çocukları artan ölçüde fiziksel ve ruhsal hastalık riski altına soktuğuna işaret ediyordu. Diğer yandan o dönemdeki Freud ekolüne göre anne sadece emzirmeden sorumlu çocuğun dürtülerini tatmin eden bir obje, bunun dışında bir rolü ve kıymeti olmayan bir nesneydi.  Bowlby ise psikoanalitik oryantasyonla yetişmiş bir psikiyatrist olarak yaptığı çalışmaların sonucunda çocukların annelerini sadece açlık güdüsünü doyurdukları için sevdiği açıklamalarına karşı çıkarak bağlanma kuramını geliştirmiştir. Fakat Bowlby’nin bu çalışması annenin ya da birincil bakıcı yoksunluğunun niçin ve nasıl bu kadar olumsuz etkilere yol açtığını açıklayamıyordu. Bowlby araştırmalarına devam etti ve 1952 yılında bir belgesel çekmeye karar verdi. O dönemde ameliyat ya da başka bir tedavi için 10 gün boyunca hastanede kalacak annelerin çocukları bir bakım evine bırakılıyordu. Tamamen annesiz arada babanın ziyareti ile 10 gün boyunca çocuğun yaşadığı depresyon, yoksunluk ve çocuğun yaşadığı öfke nöbetleri videoya çekildi. Ve 10 günün sonunda anne geldiğinde çocuğun anne ile olan bağının tamamen koptuğu videoda görüldü. Bowlby ve arkadaşları bu çalışmada  bir çocuğun anne ile kurduğu ya da bağlanma figürü ile kurduğu bağın kopmasının 1 hafta olduğunu gözlemlediler.1 hafta boyunca anneyi görmezse çocuk anne ile ya da bağlanma figürü ile bağını koparıyor ve kurabileceği başka bir bağlanma figürüne bağlanıyordu. Figürsüz kalmıyordu. Günümüze baktığımızda aslında bunu gözlemlemek için 1952 yılına o deneye gitmeye gerek yok, çocukları olanlar bilir çocuğu 1 haftadan fazla babaanneye ya da anneanneye bırakırsanız döndüğünüzde sizi gördüğünde babaanne ya da anneannenin kucağına gittiğini görürsünüz. Yani 5-6 yaşından küçük çocuklar 10 günden fazla başka birine bırakılıp uzaklaşılırsa çocuğun reaksiyonu genellikle anneden o bağlanma bağını kopartarak gerçekleşir.

Neden çocuk anneye ya da birincil bakıcıya bu kadar kıymet veriyor?

Bowlby bu çalışmanın sonunda şu soruyu sorar: “Anne neden bu kadar önemli? Neden o çocukların bakım evinde bu kadar anne ile bağları kopuyor ve bu kadar çok duygusal reaksiyon veriyorlar? Çocuğa emzik deyince veriliyor, beslenme saatinde çocuk besleniyor. Bakıcılar tarafından ne ihtiyacı varsa karşılanıyor. Neden çocuk anneye bu kadar kıymet veriyor?” O zaman deniyor ki: “Anne sadece memeden ibaret değildir. Annenin temel dürtüleri tatmin etmekten daha kritik bir rolü vardır.” Bu rolün tam olarak ne olduğunu anlamak için birçok araştırma yapılmıştır. Bunlardan bir tanesi de Harlow’un yavru maymunlar ile yaptığı deneydir. Yavru maymunlar, doğumdan hemen sonra annelerinden ayrılarak, kendileri için hazırlanan rahat kafeslerde tek başlarına beslenip büyütülmüşlerdir. Kafeslere yapay anneler monte edilmiştir. Manken annelerden bir tanesi tahta başlı silindir şeklinde ve telden yapılmış, diğeri ise yumuşak ve kahverengi bir kumaşla kaplanmıştır. Her iki yapay annenin de arkalarında bulunan ampul sayesinde sıcaklık vermesi sağlanmıştır. Ayrıca tel mankenin göğsüne bir de biberon yerleştirilmiştir. Araştırmacılar yavru maymunların süt vermeyen ancak sıcak ve yumuşak olan gerçeğe daha çok benzeyen anneyi tercih ettiklerini, korktuklarında uyumak istediklerinde ona sarıldıklarını gözlemlemişlerdir. Bu çalışmanın en önemli sonucu bağlılık ilişkisinin açlık ve susuzluk gibi fizyolojik gereksinimlerin karşılanmasıyla doğrudan ilintili olmadığının deneysel olarak gösterilmesidir. Yapılan diğer araştırmalar da dünyanın her yerinde çocukların benzer şekilde davranarak anneleri ile ilişki kurduklarını göstermektedir. Ve buradan annenin evrimsel süreçte neslin, türün devamlılığı için koruyucu bir rolü olduğunu göstermektedir. Annenin varlığı her canlı için yaşamda kalabilme ihtimalini artırmaktadır ve çocuğu çevresel tehlikelerden korumaya yönelik bio-sosyal bir süreçtir. Çocuklar temel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için ve bakım veren kişi ile etkileşimi sağlayabilmek adına  bir seri davranışlar  (emme, izleme, gülümseme, ağlama, dokunma) ile donanımlı olarak dünyaya gelirler. Bağlanma sistemi, yeni doğanların onlara bakan kişiye fiziksel yakınlığını güçlü tutarak hem çocukların çevreden gelebilecek tehlikelerden korunmasına yardım eder hem de onlara çevreyi keşfetmeleri için gerekli koşulları sağlar.

Bağlanmanın Temel Göstergesi Nedir?

 Bağlanmanın ilk temel göstergesi doğan bebeğin anne ile kurduğu fiziksel yakınlık arayışıdır. Fiziksel yakınlık bağlanmanın ilk koşuludur.

Peki bu fiziksel yakınlığın amacı nedir?

Evrimsel sürece baktığımızda fiziksel yakınlığın avcılardan korunabilme, sürüden ayrılmamak gibi işlevsel bir sebebi olduğunu görüyoruz. Anneye fiziksel yakınlık beslenebilme ihtimalini artırıyor aynı zamanda çevreye ve sosyal etkileşimi öğrenmeye de yardımcı oluyor. Dolayısıyla bir bebek annenin fiziksel temasını özellikle ilk 1 sene içerisinde ne kadar yoğun hissederse çocuğun kendini güvende hissetme ihtimali o kadar artmaktadır.

Bağlanmada emzirmenin rolü nedir?

 Fiziksel temas dediğimizde ilk akla gelen emzirme çocuğu sadece beslemek adına değil bebeğin annenin sıcak tensel temasını hissettiği bir süreçtir. Emzirirken anne çocuğuna sarılır, sarmalar, göz temasında bulunur. Ona fiziksel bir sıcaklık ve temas sağlar dolayısıyla çocuğun meme ile kurduğu ilişki de fiziksel bir temastır. Fakat emzirme tek başına bağlanmanın kalitesini belirlemez. Harlow’un deneyinden hatırladığımız üzere emzirme bağlanmanın niteliğini olumlu yönde artırır fakat emzirmeyen ya da emziremeyen annelerinde bebekleri ile güvenli bağlanma kurmaları mümkündür. Bağlanmada esas olan bebeğin sevgi ve şefkat ile ihtiyaçlarının en kısa zamanda ve tutarlı olarak karşılanması ve çocuğun korku temalı duygularının sakinleştirilmesidir.

Çocuğunuzun bağlanma stili hayatına nasıl yansır?

 Her çocuk kendilerine bakım veren kişi ile bağlanma geliştirir. Bizler bu donanımla dünyaya geliyoruz. Bağlanmanın hayatta kalma ile ilgili bir işlevi olduğunu söyledik. Ama bu bağın kalitesi ilişki süresince şekillenerek çevresel faktörlere göre belirlenmektedir. Burada çevresel faktörden kastettiğimiz şey annenin duyarlılığıdır. Çocuğun doğduğu andan itibaren gösterdiği stres ve korku tepkilerine annenin ne kadar duyarlı cevap verdiğidir. Çocuğun anneye duyduğu güven bu şekilde şekillenir. Yapılan araştırmalar annenin bağlanma stili ne ise çocuğunda bağlanma stilinin %70 oranında aynı olacağını göstermektedir.

Çocukların  bağlanmadaki kalite farklarını görebilmek ve  kategorize edebilmek için  Ainsworth ve arkadaşları (1978) bağlanma stillerini geliştirdikleri bir deney yapmışlardır. “Yabancı Durum” olarak bilinen bu deneyde çocuklar (12-20 aylık) sistemli olarak kısa aralıklarla önce annelerinden ayrılır, sonra bir yabancı ile yalnız bırakılır ve son olarak tekrar anneleri ile bir araya getirilirler. Bu yolla çocukların bağlanma sistemlerinin aktive edilmesi amaçlanmaktadır. Çocukların ayrılma, yeniden birleşme ve yabancıyla yalnız kalma durumlarındaki tepkilerini göz önüne alarak Ainsworth ve arkadaşları çocukları üç tip bağlanma stili içinde sınıflandırmışlardır:

Güvenli Bağlanma, Kaygılı Bağlanma ve Kaçınan bağlanma. Bu deney sonucunda  güvenli bağlanan çocuklar anneleri tarafından yalnız bırakıldıklarında doğal olarak kısmen huzursuz olmakta az da olsa ağlamakta ancak birleşmeden sonra kolayca sakinleşerek ve anneyi gördüğünde mutlu olarak çevreyi keşfetmeye devam etmektedirler.

Güvenli bağlanan çocuklar annelerini güvenli üs olarak gördüklerinden etraflarını keşfe çıkarak öğrenme becerilerini artırmaya yönelik doğal bir süreç içinde olurlar. Bu durum gelişimlerine olumlu yönde yansımaktadır. Bu çocukların annelerinin ise genelde duyarlı ve çocukların ihtiyaçlarına zamanında karşılık veren kişiler oldukları gözlemlenmiştir. Bu anneler çocukları ağladığında neden ağladıklarını bilirler. Ve o an neye ihtiyaçları varsa giderirler. 1960’larda davranışçı ekolün etkisiyle uzmanlar çocukların her ağladıklarında kucağa alınmaması gerektiğini, kucağa almanın ödüllendirici olduğunu ve ağlamayı sürekli hae getireceğini söylemişlerdi. Bu durumda çocuklar ağlaya ağlaya beşiklerinde bırakıldılar ve maalesef Amerika’da 1960’larda bebek olan jenerasyonda kaçınan bağlanmanın oranı %70 olarak görüldü.

Kaygılı bağlanan çocuklara baktığımızda ise anneleri ayrıldığında yoğun bir kaygı, gerilim ve kızgınlık yaşamakta, yabancı ile etkileşimi reddetmekte, anneyle yeniden birleşmeden sonra da sakinleşmekte güçlük çekmekte ve çevreyi keşfetmeyi reddetmektedirler. Bu annelere baktığımızda genel olarak çocukların ihtiyaçlarına tutarsız tepki gösterdikleri ve çocuklar ihtiyaç duymadan kendi istedikleri zamanlarda bir var olarak bir yok olarak ilişkiyi şekillendirdikleri gözlenmiştir. Annenin yardımcısının olmaması, çok çocuklu olması ve psikolojik sorunlarının olması annenin tutarsız bakım vermesine neden olmuş olsa da maalesef bağlanma stilinin sonucunu değiştirmemektedir.

Kaçınan bağlanmada ise çocuklar ayrılma anından etkilenmemekte, yeniden birleşmeden sonra da anneleri ile temas kurmaktan kaçınmakta ve dikkatlerini oyuna verdikleri gözlenmiştir. Annelere baktığımızda ise genellikle soğuk, çocukların yakınlık isteklerini reddeden ve duyarsız kişiler olduğu görülmüştür.

Bağlanma stilleri yetişkinlikte romantik ilişkileri nasıl etkiler?

Bowlby bağlanmanın beşikten mezara kadar uzanan yaşam boyu bir süreç olduğunu ve değişime uğramadan yetişkinlikteki ilişkileri etkilediğini ileri sürmüştür. Bundan bağımsız olarak Hazan ve Shaver (1987) bağlanma stillerini romantik ilişkilere uyarlamış ve çocuklukta güvenli bağlanma stiline sahip olan yetişkinlerin romantik ilişkilerinde daha olumlu yaşantı ve inançlara sahip olduklarını, yalnız kalmaktan korkmadıklarını, kendileri ile barışık olduklarını ve başkaları ile kolaylıkla duygusal yakınlık kurduklarını gözlemlemişlerdir. Kaçınan bağlanma stiline sahip olan yetişkinlerin yakın duygusal ilişki kurmaktan kaçınan, karşı tarafın beklenti içine girmesinden endişelenen, bağımsız olmaktan mutlu olan, kimseye güvenmeyen ve başkalarının da kendisine güvenmesini istemeyen bir profil içinde olduklarını, Kaygılı bağlanma stiline sahip olan yetişkinlerin ise romantik ilişkilerinde aşırı derecede kıskanç, eşlerine ve ilişkilerine takıntılı ve sıklıkla duygusal iniş çıkışlar yaşayan, her an terkedilme kaygısı yaşayan kişiler olduklarını gözlemlemişlerdir.

Çocuk anne yada birincil bakım veren kişi ile olan bağlanma ilişkisinden bir “Ben Modeli” geliştirir: “Ben nasıl biriyim? Ben sevilebilecek bir insan mıyım? Ben değerli bir insan mıyım?” Dolayısıyla benlik saygısının temellerinin atılmasında bağlanma stilinin çok büyük bir önemi vardır. Bağlanmanın niteliği ile insanın kendine olan sevgisinin ve saygısının temelleri atılmaktadır. Bunun yanında çocuk bir de “Diğerleri Modeli” geliştirir: “İnsanlar ne kadar güvenilirdir? Bir sıkıntımız olduğu zaman seslendiğimizde insanlar bizi ne kadar duyar?” Dolayısıyla diğer insanlarla ve dünya ile ilgili de bir şema geliştirmiş olur ve ilişkilerini bu şemaya göre düzenler.

Biz Eczacılara düşen görev nedir?

Sağlıklı toplum sağlıklı bireylerden oluşur. Sağlık fiziksel ve ruh sağlığının bir bütün olarak ele alınmasıyla olur. Biz eczacıların eczanelerimizde, çevremizde bu konuyu mümkün olduğu kadar çok kişiye ileterek ve danışmanlık yaparak bebeklerin sağlıklı birer birey haline gelmesine katkıda bulunabiliriz . Bunun biz eczacılar tarafından bir sosyal sorumluluk projesi olarak ele alınmasının gelecek nesillerin önce kendileri ile sonra çevreleri ile barışık, mutlu ve sağlıklı ilişkiler kurmalarının temelini oluşturacağı kanaatindeyim. Özellikle anne ve anne adaylarına emzirmenin öneminden  bahsetmeli, emziremeyen ve bu konuda depresyon yaşayan annelere de güvenli bağ kurmalarının tek başına emzirmeye bağlı olmadığını mama ile beslerken gösterecekleri şefkat, yakın temas ve sevginin bağlanmanın kalitesini belirleyeceğini anlatmalıyız. Doğum sonrası dönem annelerin duygusal  olarak en duyarlı oldukları ve çeşitli duygu durum bozuklukları riskinin arttığı bir dönem olarak değerlendirilir. Annelerde ilk günlerde yaşanan stresin anne-bebek ilişkisini etkilediği bildirilmektedir. Bu bağlamda özellikle post partum (doğum sonrası) depresyonu konusunda anneye gerekli tavsiyelerde bulunmalı ve profesyonel yardım almasını sağlamalıyız.

Sağlıkla Kalın

Kaynaklar

Sümer N, Güngör D.(1999) Yetişkin Bağlanma stilleri ölçeklerinin Türk anneleri üzerinde psikometrik değerlendirmesi, Türk Psikoloji Dergisi,14(43):71-106

Soysal Ş, Bodur Ş, İşeri E ve Şenol S.(2005), Klinik Psikiyatri, 8:88-99

Köse D, Çınar N ve Altınkaynak S. (2013), Sürekli Tıp Dergisi, 22(6):237

Ufuk Üniversitesi, Klinik Psikoloji, Yrd.Doç.Dr.Meltem Anafarta Şendağ Ders Notları

Ufuk Üniversitesi, Gelişim Psikolojisi, Yrd.Doç.Dr.Funda Kutlu Ders Notları

Kesebir S, Kavzoğlu S, Üstündağ F. (2011), Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 3(2):321-342

ECZ. BENGÜ ÖZDEMİR

[email protected]

16.05.2017

No Comments Yet.

Leave a comment

You must be Logged in to post a comment.